Demokratlar Kulübü Başkan Vekili Enver TURGUT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demokratlar Kulübü Başkan Vekili Enver TURGUT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2016 Cumartesi

BAZILARI BÖYLE DÜŞÜNÜYOR!.., "TBMM TARİHİNİN KARA GÜNÜ" SONER YALÇIN & 24 Nisan 2016

TBMM TARİHİNİN KARA GÜNÜ
SONER YALÇIN & 24 Nisan 2016
Meclis gündeminde milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması oylaması var. Bundan 44 yıl önce… TBMM genel kurulu, 24 Nisan 1972 tarihinde çok gergin geçen bir toplantıya tanık oldu. O gün Meclis'te lehte veya aleyhte karar verenler bu günü hiçbir zaman unutamadı. Çünkü söz konusu olan, yirmili yaşlardaki üç üniversiteli gencin ölüm kararıydı…
O gün…
TBMM'de 450 milletvekilinin 323'ü genel kurul salonundaydı.
Oturumun konusu şuydu:
1) Erzurum Ihça Nahiyesi Özlük Köyü, Cemil oğlu Mukaddes'ten doğma 1947 doğumlu Deniz Gezmiş;
2) Yozgat iline bağlı Çekerek İlçesi Kuşsaray Köyü, Beşir oğlu Mediha'dan doğma 1947 doğumlu Yusuf Aslan;
3) Kayseri Sarız ilçesi Bahçeli Mahallesi, Hıdır oğlu Selver'den doğma 1949 doğumlu Hüseyin İnan hakkındaki ölüm cezası oylanacaktı…
Meclis gergindi…
İlk sözü usule ilişkin itirazı olan CHP Milletvekili Bülent Ecevit aldı: “İlke olarak ölüm cezalarıyla ilgili görüşme maddesinin bu kadar öncelikle, ivedilikle bir an önce görüşülmek…
Sadık Tekin Müftüoğlu: İvedilik yok.
Bülent Ecevit (Devamla): Görüşülmek istenmesini doğru bulmam. Çünkü ölüm cezasını gerektiren konular, üzerinde uzun uzadıya düşünmeyi, vicdan muhasebesi yapmayı gerektiren konulandır. (AP sıralarından “Ne vicdanı?” sesleri.)
Bülent Ecevit (Devamla): Aleyhinde konuşmamın bir başka nedeni, TBMM Adalet Komisyonu'nda, ölüm cezalarının kaldırılmasını isteyen iki kanun önerisi görüşülmüştür.
Orhan Cemal Fersoy: Anayasa var, Anayasa.
Bülent Ecevit (Devamla):Biri, Selâhattin Hakkı Esatoğlu tarafından hazırlanmış olan ve yaklaşık olarak bundan iki yıl kadar önce verilmiş bir kanun önergesi; öbürü de, Sayın Celâl Kargılı'nın verdiği kanun önerisi… Meclis huzurunda ölüm cezasının kaldırılmasını öneren kanun teklifleri bulunduğu sırada, onlar görüşülmeden, ölüm cezalarıyla ilgili mazbataların görüşülmesini asla doğru bulmuyorum.(AP sıralarından müdahaleler.)
Başkan: Müdahale buyurmayın, müdahale etmeyin efendim. Genel Kurul'dan sükuneti rica edeceğim efendim. Sayın Kargılı buyurun, takrir aleyhinde.
Celal Kargılı: Adalet Komisyonu Başkanı dün bize, kanun teklifimiz hakkındaki komisyon raporunu Meclis Başkanlığı'na sunulduğunu bildirmiştir. Bu durum karşısında teklifimizin; Meclis Genel Kurulu'nda idam cezalarının infazıyla ilgili tasarının görüşülmesinden önce görüşülmesinin sayısız hukukî ve kamu vicdanı yararı vardır.
Yanıt AP'den Kemal Bağcıoğlu'dan geldi:
“Şerefli Türk Ordusu'nun örfî idare mahkemeleri tarafından idamlarına karar verilmiş Deniz Gezmiş ve diğer arkadaşının ölüm cezasının yerine getirilmesi rejimle ilgili bir asayiş meselesidir. Bunun öncelikle görüşmesinde millî menfaatler vardır. (AP sıralarından “Bravo” sesleri.)
Kürsüye Dışişleri Bakanı Halûk Bayülken gelip noktayı koydu:
“Hükümetimiz, ‘idam cezası kaldırılsın' diye bir teklif verme niyetinde değildir. (AP ve DP sıralarından alkışlar.)
Meclis idamları esas hakkında görüşmeye başladı…
POLİS-ASKER ÖLDÜRMEDİLER
Meclis Başkanı, CHP Milletvekili Mevlüt Ocakçıoğlu'nun esas hakkındaki şerhini okuttu:
“Bu delikanlılar Amerikalıları kaçırdılar, fakat çağrıya uydular, öldürmediler ve ailelerine iade ettiler. Bunlar tek polis-asker öldürmedi. Bu gençler, bankalardaki paraları aldılar, soydular; ancak nefislerine kullanmadılar. Banka kredileri yolsuzluğunu ve kitabına uydurularak yapılan soygunları protesto etmek için soydular. Hareketlerinde bir hunharlık, bir şenaat derecesi görülmemektedir.”
Partileri grupları adına ilk sözü DP Milletvekili Nuri Eroğan aldı:
“Şayet bu melunların hayatlarının bağışlanması yolunda el kaldıracak olanlar bulunursa, bunlar bilsinler ki; tarih, bu ellerin sahiplerini son müstakil Türk Devleti'ni yok etmeye matuf olarak kabul edecek ve Türklük onları hiçbir zaman affetmeyecektir. (DP sıralarından alkışlar)
AYBAR'A SALDIRI
Türkiye İşçi Partisi'nden TBMM'ye giren; ancak partiden ayrılan Mehmet Ali Aybar genel kurula şöyle hitap etti:
“Ölüm cezaları uygulanmamalı denilirken kimse, bunların cezasız kalmasını, serbest bırakılmalarını önermiyor. Bu suçları neden işlemişler, bu noktaya nasıl, neden gelmişlerdir? Gençler, kurtuluşun sol'da olduğuna inandıkları halde, sola hayat hakkı tanınmamasını, sol'un boyuna kanun dışına itelenmesini gösterebiliriz. Türkiye İşçi Partisi (TİP) serüvenlerine kısaca bir göz atmak, bize bu konuda bir fikir verecektir. (AP sıralarından “Ne alâkası var bunun” sesleri.)
Mehmet Ali Aybar (Devamla): TİP'e ilk saldırı 1962'de İstanbul'da yapıldı. Beyaz Saray'daki anayasa toplantısı zorla dağıtılmak istendi. Sonra Gültepe, Gaziantep, Adana, Akhisar, İstanbul, Bursa, Ankara, İzmir, Ödemiş baskınları oldu. Kaç kere üyeler, yöneticiler linç edilmek tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.
Rasim Cinisli: Orada müseccel komünistler vardı.(Gürültüler, “indirin şunu” sesleri.)
Musa Doğan: Senin kafan sakat, kafan.
Başkan: Lütfen müdahale etmeyin de dinleyelim efendim.
Ahmet Buldanlı: Komünisttir bunlar.
Mehmet Ali Aybar (Devamla): Geçen 10 yıl zarfında, soldan en ufak bir saldırı gelmemiştir. (AP sıralarından “tuh sana, yuh sana” sesleri).
Mehmet Ali Aybar: Faşizm, irtica açıkça himaye görüyordu. Bir partinin komando yetiştirme kampları açmasına göz yumuluyor ve soldan kelle isteyen toplu namazlar tertipleniyordu.
Musa Doğan: Senin kelleni uçurmadılar.
Mehmet Ali Aybar: Grev yaptılar diye Zonguldak'ta işçiler kurşunlatıldı. Derken, İstanbul'da Kanlı Pazar, Konya, Kayseri olayları, Ümran Öktem olayları oldu. Meydanlarda, yurtlarda sol öğrenci avı yapılıyor, katiller bulunamıyordu.Endonezya'daki gibi bir katliam hazırlandığı söyleniyor; bazı gazeteler bunu açıkça yazıyorlardı. Bu olaylar zincirinin baskı ve etkisiyle solcu gençler önce nefislerini korumak için silâhlanmak zorunda kaldılar; ve silâhlı eylem fikrine daha sonra gelindiği anlaşılmaktadır. Türkiye'de oyun içinde oyun oynanıyordu; ve sol, oyuna getiriliyordu. Durumun böyle olduğunu bile bile üç genci ipe gönderecek misiniz? (AP sıralarından, “Göndereceğiz” sesleri).
Fuat Azmioğlu:
Mahkeme kararlarına aykırı konuşuyor.
(AP sıralarından “Onun bir ismi de Aybarof” sesleri)
İlhan Egemen Darendelioğlu: Bir de kızıl bayrak getirsin oraya, öyle konuşsun. Açıkça komünizm propagandası yapıyor, komünistleri müdafaa ediyor.
Mehmet Ali Aybar: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın sehpada sallanan naaşları milletimizi ikiye ayırmamalıdır. (AP ve DP sıralarından gürültüler ve sıra kapaklarını vurmalar).
Musa Doğan: Bir milletin içine Nazım Hikmet'i soktunuz onun için ikiye ayırıyorsunuz.
Başkan: Sayın Çiloğlu çok rica ederim, Sayın Darendelioğlu çok rica edeceğim. (DP sıralarından kürsüye yürümeler.)
Mehmet Ali Aybar tartışmalar ardından kürsüden indi.
Kargaşalıktan sonra kürsüye DP grubu adına Cevat Öndergeldi:
Demin burada kuzu postuna bürünmüş bir kurdun…
Ali Yılmaz: Kuzu değil, komünist.
Cevat Önder: Konuşması olmasa idi huzurunuzu işgal etmeyecektim. Üç kişi hakkında verilen idam cezası, şerefli sıkıyönetim mahkemeleri tarafından verilmiştir. Komünistlerle beraber miyiz, değil miyiz? Bunu ortaya koymak mecburiyetindeyiz. (DP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)
ŞAKA YAPARAK OYLANDI
CHP grubu adına Necdet Uğur şöyle konuştu:
“Bu üç kişi suçlu mudur, değil midir? Bunun tartışmasını yapmamalıyız. Bilirsiniz ki, Meclisler mahkeme değillerdir. On sene sonra, yirmi sene sonra, bu toplumdaki bizim yerimizde oturacaklar, eğer bir başka türlü bakacaklarsa bu olaylara, onların elinden niçin bu hakkı alıyoruz da, birtakım insanları ölüm cezasına gönderiyoruz? ‘Bir gün affedilecekler' diyorsunuz. Arkadaşlar, eğer Türkiye'nin Yüce Meclis'i bir gün onları affetme noktasına gelecekse, siz geleceğe ipotek koyma hakkını nereden alırsınız?.. (CHP sıralarından “Bravo” sesleri ve alkışlar, AP sıralarından gürültüler ve müdahaleler…)
Adalet Partisi grubu adına Seyfi Öztürk'ün konuşması milletvekillerini tahrik etti ve Meclis'teki gerilimi iyice artırdı.
Sonra…
Milli Güven Partisi grubu adına Emin Paksüt konuştu.
Adalet Komisyonu Başkanı İsmail Hakkı Tekinel konuştu.
Başbakan Nihat Erim konuştu.
Konuşmalar sürdü. Laf atmalar sürdü…Tartışmalar sürdü.
Ve en acısı, kimi zaman gülündü:
AP'den ayrılıp Erbakan'ın MNP'sine gitmiş Hüsamettin Akmumcu'ya şaka yapıldı:
Sabri Keskin: Pusulayı oku, pusulayı oku…
Hüsamettin Akmumcu: Pusulayı mı oku diyorsunuz? Onu da okuyayım;
“Adalet Partisi oylarına bir mümin olarak nasıl ihanet ettin? Onu da söyle.” (Gülüşmeler, DP sıralarından alkışlar.)
Üç gencin idam oylamasında oluyordu bunlar!
Ve oylamaya geçildi…
Eller kalktı…
O ELLER HALA HAVADA ASILI
Sonuçta…
450 milletvekilinden 323 kişi oylamaya katıldı.
Kabul edenler: 273 (28'i CHP'liydi)
Reddedenler: 48
Çekimser: 2
Oya katılmayanlar: 118 (66'sı CHP'liydi)
Açık üyelik: 9
“İdam edilsinler” diye el kaldıranların eli; aradan bunca yıl geçmesine rağmen hâlâ havada asılıdır. Vicdanlarının rahatsız olduğunu düşünüyorum.
Kimdi bu milletvekilleri:
Cevdet Akçalı, Fazıl Güleç, Selahattin Kılıç, Melih Kemal Küçüktepepınar, Cavit Oral, Ahmet Topaloğlu, Emir H. Postacı, Kemal Satır, Turgut Topaloğlu, Alpaslan Türkeş,Hüsamettin Uslu, M. Zeki Adıyaman, Ali Avni Turanlı, Hasan Dinçer, Hamdi Hamamcıoğlu, Ali İhsan Ulubahşi, Kazım Uysal, Yavuz Acar, Salih Aygün, Orhan Alp, Oğuz Aygün,Musa Kazım Coşkun, Orhan Eren, İ. Sıtkı Hatipoğlu, Mustafa Maden, H. Turgut Toker, Ferhat Nuri Yıldırım, Aydın Yalçın, Şerafettin Yıldırım, Mustafa Kemal Yılmaz, Hasan Akçalıoğlu, İhsan Ataöv, Süleyman Çiloğlu, Ömer Eken, Rafet Eker, Hasan Ali Gülcan, Mustafa Rona, İsmet Sezgin, Fikret Turhangil, Nahit Menteşe, İbrahim Aytaç, Cihat Bilgehan, M, Şükrü Çavdaroğlu, Kemal Erdem, Ahmet İhsan Kırımlı, M. Nurettin Sandıkçıoğlu, Osman Tarı, Şadi Binay, Mehmet Sıddık Aydar, Mehmet Bilgin, Nihat Bayramoğlu, Halil İbrahim Cop, Ahmet Çakmak, M. Şükrü Kıyıkoğlu, Barlas Küntay, A. Mukadder Çiloğlu, Mehmet Özbey, Cemal Külahlı, Ertuğrul Mat, Kasım Önadım,Mustafa Tayyar, Mehmet Turgut, Ahmet Türkel, E. Kemal Bağcıoğlu, Zekiye Gülsen, Mesut Hulki Önür, Refet Sezgin,Nuretin Ok, Yakup Çağlayan, Kemal Demirer,Abdurrahman Güler, İhsan Tombuş, Arslan Topçubaşı, Sami Arslan, Mehmet Emin Durul, Hasan Korkmazcan, Ali Uslu, Hasan Değer, Behzat Eğilli, Abdüllatif Ensarioğlu,Necmettin Gönenç, Sabahattin Savcı, Nazif Yıldırım, İlhami Ertem, Rasim Cinisli, Samet Güldoğan, Hayrettin Hanağası, Hüsamettin Atabeyli, Sabahattin Aras, Turhan Bilgin, Rıfkı Danışman, Naci Gacıroğlu, Cevat Önder, Mehmet İsmet Angı, Orhan Oğuz, Şevket Asbuzoğlu, Seyfi Öztürk, M. Şemsettin Sönmez, Ali İhsan Göğüş, İ. Hüseyin İnceoğlu, Mehmet Kılıç, Erdem Ocak, Mehmet Lütfi Söylemez, Mustafa Kemal Çilesiz, Nizamettin Erkmen, Hidayet İpek, Abdullah İzmen, İ. Kayhan Naiboğlu, E. Emin Turgutalp, Necati Alp, Mustafa Kahraman, Nurettin Özdemir, Ekrem Saatçi, Halil Akgöl, Talat Köseoğlu, Hüsnü Özkan, Ali Yılmaz, Ali İhsan Balım, Süleyman Demirel, Yusuf Uysal, Mazhar Arıkan, Kadir Çetin, Cavit Okyayuz, Turhan Özgüner,Sadettin Bilgiç, İbrahim Abak, İsmail Arar, Ferruh Bozbeyli,Tekin Erer, Nuri Eroğan, Orhan Cemal Fersoy, İlhan Egemen Darendelioğlu, Hasan Güngör, Mustafa Fevzi Güngör, A. Şeref Laç, Osman Özer, Akgün Silivrili, İsmail Hakkı Tekinel, Naime İkbal Tokgöz, A. Turgut Topaloğlu,Hasan Türkay, Mehmet Yardımcı, Şevket Adalan, Mustafa Akan, Şükrü Akkan, Muzaffer Fazlı Arınç, Burhanettin Asutay, Münir Daldal, Ali Nailli Erdem, İhsan Gürşan, Nihad Kürşad, Akın Özdemir, Orhan Demir Sorguç, Latif Aküzüm,İsmail Hakkı Alaca, Mustafa Doğan, Kemal Kaya, Veyis Koçulu, Osman Yeltekin, Orhan Deniz, Sabri Keskin,Mustafa Toçular, Hasan Tosyalı, M. Şevket Doğan, Turhan Feyzioğlu, Hayrettin Nakiboğlu, Vedat Ali Özkan, Enver Turgut, Mehmet Türkmenoğlu, Mehmet Atagün, Feyzullah Çarıkçı, Hasan Korkut, Cevat Eroğlu, Mustafa Kemal Güneş, Cevat Ademoğlu, Vehbi Engiz, Sabri Yahşi, İrfan Baran, Bahri Dağdaş, Mustafa Kubilay İmer, İhsan Kabadayı, Necati Kalaycıoğlu, Etem Kılıçoğlu, Baha Müdderrisoğlu, Tahsin Yılmaz Öztuna, Faruk Sükan, Ahmet Fuat Azmioğlu, Vefa Tanır, Ali Erbek, Mesut Erez, İlhan Aksoy, Ahmet Karaaslan, İsmail Hakkı Şengüler, Ertuğrul Akça, Mustafa Orhan Daut, C. Selçuk Gümüşpala, Hilmi Okçu, Vehbi Sınmaz, Kamil Şahinoğlu, Önal Şakar, Atilla İmamoğlu, Veysi Kadıoğlu, M. Zekeriya Kürşad, Esat Kemal Aybar, Abdürrahim Türk,Abdülkadir Kermooğlu, Abdülkadir Özmen, Adnan Akarca, Mualla Akarca, Ahmet Buldanlı, İzzet Oktay, Nimet Ağaoğlu,Kasım Emre, Hüsamettin Başer, Esat Kıratlıoğlu, M. Naci Çerezci, H. Avni Kavurmacıoğlu, M. Nuri Domanoğlu,Haydar Özalp, Ata Bodur, Cengiz Ekinci, Hamdi Mağden, Kemal Şensoy, Hasan Basri Albayrak, Erol Akçal, Salih Zeki Köseoğlu, Yaşar Bir, Nuri Bayar, Güngör Hun, M. Vedat Önsal, Mustafa Boyar, Talat Asal, Doğan Kitaplı, Nafiz Yavuz Kurt, Hüseyin Özalp, Bahattin Uzunoğlu, İsmet Yalçıner, Zeki Çeliker, Mehmet Nebi Oktay, Hilmi Biçer,Kadir Eroğan, Tevfik Koraltan, Yusuf Ziya Önder, Enver Akova, Orhan Öztrak, İsmet Hilmi Balcı, Osman Hacıbaloğlu, Mehmet Kazova, Hüseyin Abbas, Reşit Önder, Yusuf Ulusol, Ahmet İhsan Birincioğlu, Necati Çakıroğlu, Ekrem Dikmen, Selahattin Güven, Cevat Küçük, Ali Rıza Uzuner, Mehmet Aksoy, Necmettin Cevheri, Mehmet Ali Göklü, Bahri Karakeçili, Orhan Dengiz, M. Fahri Uğrasızoğlu, Mehmet Emin Erdinç, Kinyas Kartal, Fuat Türkoğlu, Mehmet Salih Yıldız, İsmet Kapısız, Turgut Nizamoğlu, Neşet Tanrıdağ, Fuat Ak, Ahmet Nihat Akın, Ahmet Güner, S. Tekin Müftüoğlu, Kevni Nedimoğlu.

2 Haziran 2016 Perşembe

TBMM VE "DOKUNULMAZLIK TARTIŞMALARI" - İktibas: Gazeteci - Yazar, Koray KAPLICA

DOKUNULMAZLIK TARTIŞMASI

02 Haziran 2016 | Genel Politika | Gazeteci-Yazar: Koray KAPLICA
Siyasi parti liderlerinin son açıklamaları ile dokunulmazlıklar konusu önemli bir gündem maddesi olarak Türkiye siyasetine girdi. Aslında 1983 sonrası Türkiye siyasetinde, milletvekili dokunulmazlıklarının sık sık gündeme gelen bir konu olduğu söylenirse çok yanlış olmaz. Özellikle milletvekili dokunulmazlıklarının siyasette yolsuzluk ve etik dışı davranışlar için bir kalkan olarak kullanıldığı algısı toplumda oldukça yaygın bir kanı. Bu nedenle, dokunulmazlıkların kaldırılması seçim zamanlarında çok sık duyulan vaatlerden biri.
Öncelikle yasama dokunulmazlığının ideal amacının seçilenlerin, seçenlerin iradesini meclise tam olarak yansıtması olduğunu söylememiz gerekiyor. Bütün demokratik ülkelerde yasama meclisi üyelerinin bu tür bağışıklıklara sahip olduğunu görüyoruz. Bu uygulamaların kökenini 1789 Fransız Devrimi’ne kadar götürmek mümkün. Devrim’den sonra yapılan düzenlemeyle Fransa’da parlamento üyelerinin “beyan ettikleri düşüncelerden sorumsuzlukları” güvence altına alındı.
YASAMA SORUMSUZLUĞU VE YASAMA DOKUNULMAZLIĞI
Yasama dokunulmazlığını daha iyi anlamak için iki kavrama dikkat edilmesi gerekiyor:
Bunlardan biri yasama sorumsuzluğudur. “Yasama sorumsuzluğu, Parlamenterleri, Parlamento’da görevlerini yerine getirdikleri esnada yaptıkları hareketler, belirttikleri görüşler ve kullandıkları oylar dolayısıyla söz konusu olabilecek cezai takibattan korur.”
Diğer kavram ise yasama dokunulmazlığıdır. “Yasama dokunulmazlığının kapsamı, genelde Parlamenter’in suçüstü yakalandığı durumlar dışında cezai, hukuki ve idari işlemlerden korunma sağlamasıdır fakat bunun sınırları Parlamentolar arasında oldukça değişkendir.”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 83. Maddesi yasama dokunulmazlığını düzenler.
“MADDE 83-
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.
Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.
Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasî parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.”
Türkiye’deki sorunlu kısım milletvekillerine cezai ve idari işlemlerden korunma sağlayan yasama dokunulmazlığıdır. Avrupa Birliği’nin hazırlamış olduğu 2014 ve 2015 İlerleme Raporları’nda da milletvekilleri dokunulmazlığının geniş kapsamının, özellikle yolsuzlukla ilgili suçların yargılanması bakımından sorunlar yarattığı belirtilmekte ve yasal çerçevenin Avrupa standartlarıyla uyumlu hale gelmesi istenmektedir.
PEKİ, AVRUPA’DA VE DÜNYADA DURUM NE?
Yasama dokunulmazlığıyla ilgili genel olarak sınırlara bakıldığında ABD, Avustralya, İngiltere, İrlanda ve Kanada’nın oluşturduğu Anglosakson sisteminin diğer ülkelerden ayrıştığı söylenebilir. Bu sistemde, yasama dokunulmazlığı sadece hukuki alanda geçerlidir, yani meclis üyelerine sadece borçlarından dolayı tutuklanmama garantisi sunar. Mutlaktır ve parlamento tarafından kaldırılamaz. Fakat günümüzde tutuklama ve hapis yaptırımına hukuk davaları için başvurulmadığından, aslında meclis üyelerine ayrıcalıklı bir güvence sağlamaz.
Türkiye’nin de içinde bulunduğu kıta sistemine göre ise, yasama dokunulmazlığı sadece cezaî alanda geçerlidir. Parlamento üyeleri suçlarından dolayı tutuklanamasa ve yargılanamasa bile onlara karşı hukuk davası açılıp tazminat istenebilir. Parlamento tarafından kaldırılabilir ve genellikle gözaltına alınmama ve tutuklanmama gibi güvenceler sağlar. Fakat uygulamalar birbirinden oldukça farklıdır.

17 Mayıs 2016 Salı

"ATATÜRK İNGİLİZ VALİSİ OLMAK İSTİYORDU" YALANINA YANIT... YAZAN: SİNAN MEYDAN - Gönderen: Oğuz KAĞAN

"ATATÜRK İNGİLİZ VALİSİ OLMAK İSTİYORDU" YALANINA YANIT
SİNAN MEYDAN
Gönderen: Oğuz KAĞAN

Yeni Osmanlı Projesi'nin Görevli Akil'ine Yanıt,
Atatürk’ün yüzyılın başında İngiliz ve Fransız emperyalizmini ve onların desteklediği Yunan ve Ermeni taşeronlarını Anadolu yaylasına gömerek kurduğu “bağımsız” Türkiye Cumhuriyeti’ni bugün yeniden “bağımlı” Osmanlıya dönüştürmek isteyen iç ve dış odaklarca yakın tarihi çarpıtmakla ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine kurulması planlan Yeni Osmanlı’ya uygun yeni bir tarih kurgulamakla görevlendirilmiş GÖREVLİ AKİL’LERDEN biri de edebiyatçı/amatör tarihçi Mustafa Armağan’dır Cemaatin gazetesinde, Derin Tarih adlı dergisinde ve yandaş medyada çalakalem ve kirli ağız Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapan bu GÖREVLİNİN yalanlarına yanıt vermekten yoruldum doğrusu! Bu yazımda İngiliz gazeteci W. Price'ye dayanarak “Atatürk İngiliz Valisi Olmak istiyordu” diyen “görevli akil” Mustafa Armağan'a bir kere daha yanıt vereceğim bir kere daha.
İngiliz Gazeteci W. Price - Atatürk Görüşmesi
Atatürk 14 Kasım 1918’de İngiliz Daily Mail gazetesi yazarı Ward Price ile İstanbul Pera Palas’ta görüşmüştür. Lord Kinross, “Atatürk” adlı kitabında bu görüşmeyi şöyle anlatmaktadır: “Mustafa Kemal… Pera Palas otelinin müdürüyle haber göndererek gazeteciyi kahve içmeye çağırdı. Ward Price de Genelkurmayın istihbarat servisindeki albaya danıştıktan sonra çağrıyı kabul etti. Mustafa Kemal onu üniformasıyla değil de, sırtında jaketatay ve başında fesle karşıladı. Ward Price, Mustafa Kemal’i yakışıklı ve erkek tipli buldu. Elini kolunu oynatmadan, sakin ve ölçülü bir sesle konuşuyordu.” İddiaya göre Atatürk bu görüşmede Price’e, “Bu böyle olmaz vatanı baştan başa değiştirmek lazım, yenileştirmek lazım” demiştir.
Ward Price’ı Daily Mail Gazetesine Verdiği Demeç (1918)
Ward Price, 1918 yılında Daily Mail gazetesine verdiği demeçte İstanbul’da Atatürk’le görüştüğünü anlatmış, ancak Atatürk’ün o görüşmede kendisine İngiliz valisi olmak isteğini söylediğinden falan söz etmemiştir.
Price’nin Cumhuriyet Gazetesi’ne Verdiği Demeç (1939)
Price, 1939 yılında İstanbul’a gelmiş ve Cumhuriyet gazetesine bir demeç vermiştir. Price demecinde, 1918’de Atatürk’le yaptığı görüşmeyi kastederek, “O zamanlar doğrusu bu laflara pek dikkat etmemiştim. Mesleğimin her zaman hatırlayacağım büyük hatası, bu emsalsiz dehayı o zaman keşfedememiş olmamdır” demiştir. Hepsi bu! Price yine 1918’deki o görüşmede Atatürk’ün kendisine İngiliz valisi olmak istediğini söylediğinden söz etmemiştir.
Price’nın “Ekstra-special Correspondant” Adlı Kitabındaki İddiası (1957)
Ancak aynı Price, bu demeçten (1939’daki) tam 18 yıl sonra 1957 yılında “Ekstra-special Correspondant” yani “Çok Özel Gazeteci” adlı bir kitap yazmış ve kitabında Atatürk’’ün 1918’deki görüşmede kendisine, “Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa, İngiltere yönetiminde bulunan tecrübeli Türk valileriyle çalışmak gereğini duyacaklardır. Böyle bir yetki çerçevesinde hizmetlerimi sunabileceğim uygun bir yerin mevcut olup olamayacağını bilmek isterim” dediğini iddia etmiştir.
Price, bu görüşme sırasında Albay Refet Bele’nin de orada olduğunu belirtmiştir. Price, ayrıca Atatürk’ün böyle bir göreve istekli olduğunu, kendisinin bu öneriyi İngiliz askeri istihbaratından Albay Hoywood’a bildirdiğini, ancak İngilizlerin bu öneriye o sırada fazla önem vermediğini ileri sürmüştür.
Akıl Oyunları
Price’ın, “Mustafa Kemal İngiliz valisi olmak istiyordu!” iddiasını “doğru” kabul etmeden önce sorgulayalım. Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı GÖREVLİ tarihçiler sadece Atatürk’ün lehine durumları sorgulamaya alışıktırlar, onlar Atatürk aleyhine durumları “peşinen doğru” kabul etmeye alışıktırlar! Bu nedenle bu konuyu sorgulamaya gerek duymazlar. Adı üstünde GÖREBLİ olunca böyle oluyor tabi! Her neyse! 1918 öncesinin ve sonrasının koşullarını ve Mustafa Kemal’in çalışmalarını dikkate alarak inceleyelim iddiayı:
1. Görüşmenin Zamanı: (14 Kasım 1918): Atatürk, daha bir gün önce 13 Kasım’da (İstanbul’un fiilen işgal edildiği gün) İstanbul’a gelmiş ve ayağının tozuyla Pera Palas Oteli’ne yerleşmiştir. Pera Palas Oteli’ne yerleşmesinin temel amacı, işgalci İngiliz ve Fransız subaylarının ve gazetecilerinin de daha çok Pera Palas’ı tercih etmeleridir. Atatürk üniformalarını çıkarıp sivil giysilerini giyerek gizli, açık İngiliz ve Fransız yetkililerin amaçlarını, planlarını öğrenmek istemektedir. Bir askeri ve strateji dehası olan Atatürk, her zaman öncelikle düşmanını tanımayı ilke edinmiştir. Daha bir gün önce İstanbul’a gelen Atatürk’ün, daha ne olup bittiğini tam olarak anlamadan apar topar İngiliz gazetecisine, “Ben Anadolu’da İngiliz valisi olmak istiyorum!” demesi pek de mümkün değildir. Atatürk Anadolu’ya geçmeden önce İstanbul’da Osmanlı Hükümeti çevrelerinde siyasi yollara başvurmayı düşünmektedir. İşgal İstanbul’da aralarında padişahın da olduğuyetkililerle, devlet adamlarıyla ve silah arkadaşlarıyla görüşmeler yapmayı düşünmektedir. Nitekim 14 Kasım1918-16 Mayıs 1919 arasındaki altı ay boyunca İstanbul’da kalan Atatürk, bütün bu kişilerle çok sayıda gizli, açık görüşme yapmış, Kurtuluş Savaşı’nın bütün alt yapısını İstanbul’da hazırlamıştır. (Bkz. Sinan Meydan, Parola Nuh-Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2008.) Kısaca demem o ki, Atatürk, İstanbul’a geleli daha bir gün olmuştur ve daha İstanbul’daki siyasi havayı yeterince koklamamış, gerekli görüşmeleri yapmamıştır. Durup dururken bir İngiliz gazeteciye “Beni Anadolu’ya valiniz olarak atayın!” demesi çok anlamsızdır.
2. Price’nin Çelişkileri: İddia güvenilmezdir: çünkü Ward Price, 1918 yılında Daily Mail gazetesine ve 1939’da Cumhuriyet gazetesineverdiği demeçlerde “Mustafa Kemal’in İngiliz valisi olmak istediğinden” söz etmezken, 1957 yılında yayınlanan “Çok Özel Gazeteci” adlı kitabında “Mustafa Kemal’in İngiliz valisi olmak istediğini” iddia etmiştir. Eğer iddiası doğruysa neden 1918'de ve 1939'da bu iddiayı dile getirmemiştir?
3. Refet Paşa İddiası: Price, Atatürk’le yaptığı görüşme sırasında Refet Paşa’nın da orada olduğunu ileri sürmüştür, ancak 14 Kasım’da henüz Atatürk, Refet Paşa ile görüşmemiştir. Price başka birini Refet Paşa ile karıştırmış da olabilir tabi!
4. Bir Hafta Kadar Önce Atatürk İngilizlere Direnmekten Söz Ediyordu: Atatürk, Price ile İstanbul’da görüşmesinden çok değil daha bir hafta kadar önce (3-8 Kasım 1918’de) Adana’dan Sadrazam ve Harbiye Bakanı Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği telgraflarda açıkça "İngiliz karşıtlığını" ortaya koymuş, emrindeki orduya “İngilizlere ateşle karşılık vermeyi emrettiğini” belirtmiştir:
İşte Price’nin iddiasını yerle bir eden, Atatürk’ün İngilizlere karşı direnişe kararlı olduğunu gösteren o telgraflarından bazı bölümler:
“…İngilizlerin her dediğine boyun eğilecek olursa onların ihtiraslarının önüne geçmeye imkân kalmayacaktır.”
“…İskenderun’a her ne sebep ve bahane ile asker çıkarmaya girişecek İngilizlere ateşle engel olunmasını 7. Ordu’ya emrettim.”
“…İngilizlerin elde edeceği sonucu onlara kendi yardımımızla bahşetmek, tarihte Osmanlılık için ve özellikle bugünkü hükümetimiz için kara bir sayfadır.”
“… İngilizlerin iğfalkar hareketlerini, İngilizlerden ziyade haklı görenlerle işbirliği yapmaya yaradılışım müsait değildir.”
Bir hafta önce “İngilizlere ateşle karşılık vermekten” söz eden Atatürk’ün bir hafta sonra “İngiliz valisi olmaktan söz etmesi” ne kadar inandırıcıdır? Price, eğer o günlerde Atatürk’ün daha birkaç gün önce Adana’dan Harbiye Bakanlığı’na gönderdiği “İngiliz karşıtı” bu telgrafları bilseydi, bu gülünç dedikoduyu şüphesiz ki kitabına koymazdı, koyamazdı.
5. İlk Silahlı Direniş İskenderun Saldırısını Atatürk Gerçekleştirmiştir: Mondros gereği İskenderun Körfezi ve çevresindeki mayınlar 1918 Kasım ayı başından itibaren İngiliz-Fransız mayın tarama gemilerince temizlenmeye başlanmıştır. Ancak İtilaf devletlerinin asıl niyetinin bölgeyi işgal etmek olduğu birkaç gün içinde ortaya çıkmıştır. İtilaf devletlerinin çok stratejik bir konumdaki İskenderun’u işgal etmek istedikleri anlaşılmıştır. İtilaf devletleri 4 Kasım 1918’den itibaren İskenderun’u işgal etmekten söz etmeye başlamışlardır. Ancak Atatürk, emrindeki 7. Ordu, 3. Kolordu ve 41. Tümen Komutanlığı’na 5. Kasım 1918’de çektiği telgrafta İskenderun Körfezi’nden çıkarma yapmaya kalkışacak İngiliz kuvvetlerine ateşle karşılık verilmesini istemiştir. Atatürk’ün bu emri üzerine 41. Tümen topçu birlikleriİskenderun Körfezi’ne bakan sırtlarda, körfeze girecek düşman donanma ve çıkarma araçlarına ateş edecek biçimde mevzilenmişlerdir. Ayrıca 3. Kolordu topçusuyla da güçlendirilmişlerdir. Atatürk, 6 Kasım 1918’de Başkomutanlık Erkan-ı Haribiye Başkanlığı’na çektiği telgrafta çıkarma teşebbüsü karşısında, ateşle karşılık vereceğini hem İngiliz kumandanlığına hem de Sadrazam ve Başkumandan Erkan-ı Harbiye Reisi Ahmet İzzet Paşa’ya bildirmiştir. Atatürk’ün bu kararlı tutumu karşısında İngilizler Osmanlı hükümetini sıkıştırmaya başlamışlardır. Bazı kaynaklara göre, örneğin 7. Ordu Harekat Şubesi’nde görev yapan subaylara göre İngiliz ve Fransız donanma ve çıkarma birlikleri körfeze girdiklerinde 41. Tümen uyarı ateşi yapmıştır. Bazı kaynaklara göre, örneğin, bir gün sonra, 7 Kasım 1918’de Atatürk tarafından Ahmet İzzet Paşa’ya cevabi telgrafta İngilizler bir çıkarmaya yeltenmediklerinden ateş edilmesine gerek kalmamıştır.Ancak belgeler dikkatle incelendiğinde 6 Kasım 1918’de İskenderun Körfezi’ne girmeye çalışan İngiliz-Fransız çıkarma birliklerine Türk topçusu tarafından ateşle karşılık verildiği anlaşılmaktadır. Süleyman Hatipoğlu’nun, “Filistin Cephesinden Adana’ya Mustafa Kemal Paşa” adlı kitabında da belirttiği gibi, “7. Ordu Karargahı’nın hareket şubesinde o zaman genç bir subay (yüzbaşı) olarak görev yapmış olan Muzaffer Ergüder’in Samet Kuşçu’ya anlattıklarına ve not ettirdiklerine göre uyarı niteliğindeki topçu ateşi yapılmıştır. 6 Kasım 1918 günü İskenderun Körfezi’ndeki bu ateş ve direniş sonucunda düşman donanması körfezden uzaklaştırılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, kişisel dostlukları bulunan, saygı ve sevgi duyduğu Ahmet İzzet Paşa’yı daha fazla kırmamak, gücendirmemek için ve amaca da vardığı için cevabi telgrafında ‘Ateş edilmesine hacet kalmamış ve buna göre birlik komutanlarına yeniden emir verilmiştir’ diye bildirerek konuyu kapatmak istemişti.” Enver Behnan Şapolyo, bu olayı “ilk kurşun sesi” olarak adlandırmıştır. Samet Kuşçu’nun anlattıklarına bakılacak olursa Kurtuluş Savaşı’nın ilk silahlı direnişi Atatürk’ün emri üzerine gerçekleştirilen 6 Kasım 1918’deki İskenderun Körfezi saldırısıdır. “Kurtuluş Savaşımızın eşsiz mimarı, eşsiz komutan Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile gerçekleşen bu kutsal direniş ilk olandır. O tarihte zaten anayurdun hiçbir köşesine henüz düşman ayağı değmemiş ve işgal başlamamıştır. Milli direniş ve karşı koyma düşünce ve kararı, hiçbir bölgede meydana gelmiş değildir. Milli direnme ve karşı koyma, herkesten ve her yerden önce Mustafa Kemal Paşa’nın kafasında, yüreğinde ve ruhunda kıvılcım alıp alevlenmiştir.” Daha sonra da 19 Aralık 1918’de Dörtyol Karakese köyünde İtilaf devletlerine karşı ilk silahlı halk direniş gerçekleşmiştir.
14 Kasım 1918’de İstanbul’da “Atatürk’ün İngiliz valisi olmak istediğini” ileri sürenlerin, Atatürk’ün Yıldırım Orduları Komutanı olarak 1-10 Kasım arasında Adana, Kilis ve İskenderun hattında yaptığı İLK DİRENİŞ HAZIRLIKLARINDAN (Adana Mülakatı, Adana’da Şakir Paşa’daki Kırmızı Konakta yaptığı direniş toplantıları ve Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği direniş telgrafları vs) haberi yoktur belli ki! Kısaca demem o ki, 14 Kasım’da “Atatürk bana İngiliz valisi olmak istediğini söyledi” diyen Price, Atatürk’ün çok değil sadece 8 gün önce İskenderun’daki İngiliz donanmasına saldırı emri verdiğinden habersizdir! (Ayrıntılar için bkz. Sinan Meydan, Parola Nuh-Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları, Sinan Meydan, Akl-ı Kemal-Atatürk’ün Akıllı Projeleri, 1. Cilt).
6. Atatürk 21 Mayıs’ta İngilizlerin Teklifini Reddetmişti: Price’nin bu iddiasını çürüten en somut olaylardan biri Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında yaşanmıştır. 21 Mayıs’ta Atatürk, Samsun’da güvenlik durumunu görüşmek üzere İngiliz Güvenlik Yüzbaşısı L. H. Hurst ve iki meslektaşıyla buluşmuştur. İngiliz subaylar Atatürk’e açıkça, Osmanlı hükümetinin ülkeyi yönetemediğini bu nedenle en azından birkaç yıl için yabancıların korumasına ve müdahalesine ihtiyaç olduğunu söylemişlerdi ve Türkiye’nin İngiliz mandası altına girmesini teklif etmişlerdir. Atatürk, “sorunların çözüleceğini” söyleyerek bu teklifi kesin bir tavırla reddetmiştir. Soruyorum; Atatürk gerçekten İngiliz valisi olmak isteseydi, İngilizlerin Samsun’da kendisine yaptıkları bu teklifi geri çevirir miydi?
7. Tarihçilerin Görüşleri: Yerli ve yabancı tarihçiler Price’nin bu iddiasının gerçeği yansıtmadığı düşüncesindedirler. Prof. Sina Akşin,“Bu olayı ciddiye almak çok zordur. Vatana ciddi hizmetlerde bulunmaya hazırlandığı ve en az Harbiye Nezaret’i ne göz diktiği bir sırada Mustafa Kemal’in böyle süfli bir teklifi, araya otel müdürünü ve bir gazeteciyi koyarak yapması, inanılacak şeylerden değildir. Böyle bir görüşmenin yapıldığı kesinlikle kanıtlansa bile, önerinin ciddi olarak yapılmadığına hükmetmek gerekir” derken, Doğan Avcıoğlu ve Sadi Borak da Atatürk’ün İngiliz karşıtlığına dikkat çekerek, bu iddianın inandırıcı olmadığını belirtmişlerdir.Yabancı tarihçilerden Prof. Andrew Mango, Price’nın iddiasını, “Yorum farkları ve unutkanlık olabileceği noktası göz ardı edilmemelidir”diyerek sorgularken, Lord Kinross, bu görüşmenin nedenini, Atatürk’ün dolaylı yoldan İngilizlerin ağzını arama isteğine bağlamıştır. Grace Ellison’ın 1928’de yayınlanan “Turkey Tuday” adlı eserinde, Sir Alexander T. Waugh’ın 1930 yılında yayınlanan “Turkey Yesterday, Today and Tomorrow” adlı kitabında ve Prof. Bernard Lewis’in 1961’de yayınlanan “The Emergence of Modern Turkey” adlı çalışmasında gazeteci Ward Price’nın iddiasına yer vermemeleri, bu iddiayı ciddiye almadıklarını göstermektedir. Ciddi tarihçiler, gazeteci Ward Price’nın “iddiasını” doğrulamazken ve dikkate almazken ülkemizdeki “Vahdettinperest İkinci Cumhuriyetçi liboşlar” ve “Atatürk paranoyasına yakalanmış yobazlar”, Price’nın iddiasına dört elle sarılmışlardır. Bu iddiayı son olarak gazeteci yazar Taha Akyol, “Ama Hangi Atatürk” adlı kitabında ve Mustafa Armağan, “Kim Hain Kim Kahraman” adlı bir yazısında gündeme getirerek, sözüm ona, “Mustafa Kemal’in de İngilizci olduğunu” kanıtlamaya çalışmışlardır! Şimdi bu çevrelere, onları hayal kırıklığına uğratacak bir gerçeği hatırlatalım:
8. İngiliz gazeteci Price’nin Sadram Tevfik Paşa ve Ali Rıza Bey ile görüşmesi: İngiliz gazeteci Ward Price, İstanbul’da sadece Atatürk’le görüşmemiş, aynı zamanda Osmanlı hükümeti temsilcileriyle ve dahası –sıkı durun– Padişah Vahdettin’le de görüşmüştür. Price, 11 Kasım 1918’de Sadrazam Tevfik Paşa ile görüşmüş, Tevfik Paşa, Price’e, “Amacımız İngiltere ile eski dostluğu canlandırmaktır” demiştir. Price, 17 Kasım 1918’de de Ayan Meclisi Başkanı Ali Rıza Bey’le görüşmüş, Ali Rıza Bey de kendisine, “İngiltere ile samimi bir ittifakı arzu ederiz” demiştir.
9. İngiliz gazeteci Price’nin Padişah Vahdettin’le görüşmesi: Price, 24 Kasım 1918’de Padişah Vahdettin’le görüşmüş, Vahdettin, İngiliz gazeteciye, “İngiliz milletine kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ermenilerin öldürülmeleri…. Kalbimi yaralamıştır. Adalet çok geçmeden yerini bulacaktır… Şimdi bu sebepten memleketim ile Büyük Britanya arasında öteden beri mevcut dostane münasebetleri yenileyip kuvvetlendirmek için elimden geleni yapacağım… Diyebilirim ki Türk milleti İngiltere’ye karşı aynı duygularla, hem de umumiyetle çok daha kuvvetle duygulanmaktadır.” demiştir. Vahdettin’in Ward Price’e yaptığı bu açıklamalar, 6 Aralık 1918’de Daily Mail gazetesinde yayımlanmıştır. Atatürk’le yaptığı görüşmeden tam 40 yıl sonra yazdığı anılarında “Mustafa Kemal İngiliz valisi olmak istemişti!” diyen Ward Price’ı çok seven “Vahdettinperestler”, aynı Price’ın Vahdettin’in “İngiliz severliğini” olanca açıklığıyla ortaya koyduğunu biliyorlar mıdır acaba? Yoksa biliyorlar da saklıyorlar mıdır, nedir?...
Diyelim ki İddia Doğu!
Price’ın, “Mustafa Kemal İngiliz valisi olmak istiyordu!” iddiasını “doğru” kabul edecek olursak da şöyle yorumlayabiliriz: İşgal İstanbul’unda direniş planları yapan Atatürk, bütün vatanseverlerin İngilizler tarafından tutuklanıp Malta’ya sürgün edildiği bir ortamda her şeyden önce İngilizlerin hedefi olmaktan kurtulmak zorundaydı. Bir strateji ve taktik dehası olan Atatürk, İngiliz baskısından kurtulmak için, “strateji gereği” o süreçte İngilizlere karşı değilmiş gibi görünmek amacıyla Price’e böyle bir öneri sunmuş olabilir. Nitekim o günlerde çıkarmaya başladığı Minber adlı gazetede İngilizleri kızdıracak yayınlardan kaçınmıştır, hatta "İngilizleri uyutucu" bir yayın çizgisi izlemiştir. Nitekim Atatürk Kurtuluş Savaşı’nın başlarında da strateji gereği işbirlikçi padişah Vahdettin’i kuşkulandırmamak için bir süre “Vahdettin’e yakınmış izlenmi” vermiştir. Yine buna benzer şekilde içerdeki dışarıdaki Müslüman unsurların Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesini sağlamak için bir süre "HİLAFETİ kurtarmak" için bu mücadeleyi verdiklerini söylemiştir. Başka ve çok daha güçlü bir olasılık da şudur: İlerleyen günlerde ulusal direnişi örgütlemek için bir şekilde İstanbul’dan Anadolu’ya geçmeye çalışan Atatürk, “İngiliz valisi” olarak kolayca Anadolu’ya geçmeyi düşünmüş olabilir. İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek için “İngiliz vizesine” ihtiyaç duyulan bir ortamda zeki ve taktikçi Atatürk’ün böyle bir plan yapmış olması muhtemeldir. Sadi Borak’ın dediği gibi, “Bir görevle Anadolu’ya geçerek orada ulusal direnişi körüklemek kararında ve azminde olan taktisyen Mustafa Kemal’in bu yola da başvurmasını doğal karşılamak gerekir.” Prof. Andrew Mango da aynı kanıdadır: “…Mustafa Kemal… Belki de İngilizlerin desteğiyle askeri bir yönetici olarak Anadolu’ya dönüp Ermenilere ve Yunanlılara toprak verilmesini önlemek için çalışmayı düşünmüştür. Türklerin çoğu için de en acil tehlike buydu.”
Diyelim ki Price Doğru Söylüyor Ne Değişir: İngiliz İşbirlikçisi Vahdettin ve Damat Ferit Aklanır mı?
Diyelim ki gerçekten de Atatürk, 14 Kasım 1918’de Pera Palas’ta İngiliz gazeteci Price, “Anadolu’da İngiliz valisi olmak istediğini”söyledi? Ne değişir? Çünkü sonraki zaman diliminde Atatürk İngiliz valisi falan değil İngilizlerin kabusu olmuştur. Doğan Avcıoğlu’nun dediği gibi, “Kurtuluş Savaşı aslında bir Türk İngiliz Savaşıdır” Atatürk, W. Price'ye "İngiliz valisi olmak istediğini" söylemiş olsa ne değişir? Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz destekli Yunan ordusunu yendiği gerçeği mi değişir? Yoksa İngiliz işbirlikçisi Damat Ferit ve Padişah Vahdettin’in İngilizlerle birlikte Kurtuluş Savaşı’nı bitirmek, Atatürk’ü ve milliyetçileri yok etmek istedikleri, bunun için fetvalar yayınlatıp, bu fetvaları İngiliz uçaklarıyla Anadolu semalarına attırdıkları, Hilafet Ordusu adında bir ihanet ordusu kurup bu orduyu İngiliz silahlarıyla teçhizatlandırıp Atatürk’ün ve milliyetçilerin üzerine gönderdikleri, Mustafa Sagir adlı İngiliz casusunun Atatürk’ü öldürmek için Ankara’ya kadar gittiği gerçeği mi, İngiliz casusu Noel’in Kürtleri Atatürk’e karşı kışkırtmak için yaptığı çalışmalar mı, yoksa İngiliz gizli servisi MI6’nın Atatürk’ü yok etmek için yaptığı çalışmalar mı, işgalci İngilizlerin Anadolu’daki direnişçilere KEMALİST deyip, bu vatansever KEMALİSTLERİ halkın gözleri önünde kurşuna dizdiği gerçeği mi, yoksa İngilizler İstanbul’u işgal edince İstanbul’daki milletvekillerini ve vatanseverleri Malta’ya sürgün edince Atatürk’ün de Anadolu’daki işgalci İngiliz subaylarını esir aldığı gerçeği mi değişir? Ne değişir?
İngilizlerin kartpostal haline getirdikleri bu kartın arkasında, İngilizce, "İzmit'te bir Kemalist Türk'ün idamı" yazıldır.
Atatürk’ün, Yarbay Özdemir Bey’e Musul’u Misak-ı Milliye kazandırması için verdiği emirler, Özdemir Bey’in milisleriyle 31 Ağustos’ta Irak civarında İngiliz ordusuna karşı kazandığı DERBENT ZAFERİ gerçeği mi değişir? Ne değişir? Kurtuluş Savaşı sırasında İngilizlerle işbirliği içinde her türlü ihaneti yapan Padişah Vahdettin’in savaş sonunda Atatürk zafer kazanınca İngilizlerle yaptığı HİLAFET ANLAŞMASI gereği(Vahdettin Halifeliği İngilizlere satmıştır. Bunun karşılığında İngiliz korumasında İngiliz etkisinde bir HALİFE olmayı kabul ederek İngilizlere sığınmıştır. Kaçarken hazineyi soymamansın nedeni de budur. Nasıl olsa İngilizlerin kendisine krallar gibi bakacaklarını düşünmüştür. Ama bu oyunu Atatürk bozmuştur. Atatürk, Vahdettin'in "Hilafet hırkasını" alıp Abdülmecit Efendi’ye giydirince çırılçıplak kalan Vahdettin’i İngilizler yarı yolda bırakmış, o da yurt dışında sefalet içinde ölmüştür: İhanetin sonu işte!) yurt dışına kaçtığı gerçeği mi değişir? İngilizlerin Şeyh Sait İsyanı’ndaki kışkırtıcılıkları gerçeği mi değişir? Ne değişir ey GÖREVLİ TARİHÇİ ne?
Aslında bu tür "saçma-salak" iddiaların, bir kere daha Atatürk'ün büyüklüğünü gözler önüne sermemize fırsat verdiği için yararlı olduğu bile söylenebilir! Düşünsenize, bugün Atatürk karşıtlarının sahte kahramanları Vahdettin'le ilgili bizim arşivlerimizde ve İngiliz arşivlerinde yüzbinlerce İHANET BELGESİ varken, Vahdettin, Kurtuluş Savaşı boyunca İngilizlere ciltler dolduracak söz ve vaatte bulunmuş, hatta ülkesini 15 yıllığına İngiltere'ye kayıtsız koşulsuz teslim edip Kurtuluş Savaşı'nın ardından İngilizlere sığınıp yurt dışına kaçmışken, Atatürk, bir İngiliz gazeteciye "şunu demiş, bunu demiş" diye bin dereden su getirerek Atatürk'ü suçlamaya çalışmak zorunda kalıyor yalancı tarihçiler. Ne diyebilirim. Büyüksün Atam!
Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"
**
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."